AKŞEHİR GÜNCESİ (II)


Bu makale 2018-08-15 04:42:38 eklenmiş ve 644 kez görüntülenmiştir.
(BABİL) Nigâr Mat Ağyel

Tıpkı hayal ettiğim gibi, tüllerin uçuştuğu, serin ve şefkatli bir Akşehir sabahına uyandım. Pembe domatesler, çıtır biberler, körpe salatalıklarla rengârenk bir kahvaltı sofrasına oturdum. Hepsinin eşlikçisi,senelerdir üzerine yoğurt tanımadığım, Ulupınarlı Ayten teyzenin süzme yoğurdu idi. Daha çok kazanma adına bir gün olsun kalitesinden ödün vermeyen bu vefakâr, çalışkan, tatlı dilli kadını ve ailesini tanımaktan sevinç duyuyorum.
Yediklerinden aşırı haz duyan bir kedi gibi, gözlerimi kısıp, kahvaltımı ettikten sonra, hastanedeki bir yakınımızı ziyaret etmek üzere yola çıktık. Hemen evimizin önünden bir dolmuşa bindik. Dolmuş derelerden tepelerden dolaştı. Ben güzergâhı bilmediğimden sesimi çıkarmadım. Annem değişikliğin sebebini sorunca, şoförümüz kısa ve öz “doğalgaz” dedi. İlerleyen günlerde Akşehir halkının bu sözcük etrafında üçe ayrıldığını gördüm. Doğalgaz kullananlar, doğalgaz kullanması kuvvetle muhtemel olanlar, doğalgaz ümidi olmayanlar.Doğalgaz kullananlarda bir ağırbaşlılık, bir olmuşluk… Bir, ununu elemiş, eleğini duvara asmış havası. Kullanması kuvvetle muhtemel olanlarda bir telaş, bir koşuşturma. Borular dışarıdan mı geçecek, içeriden mi? Uygulamayı hangi firma yapacak?Kombi Alman malı mı olsun, İtalyan mı? Nereye takılsın; mutfağa mı, kapalı balkona mı? Her ihtimale karşın eski sistem dursun mu durmasın mı? En kötü durumda olanlar üçüncüler. Her iki gruba da bakıp kara kara düşünüyorlar; doğalgaz onlara, bu yıl mı gelmeyecek, yoksa hiçbir zaman mı?  
Şehrin sağı solu doğalgaz için dürtülmüş durumda. “Dürtülmüş” diyorum, zira orada olduğum beş gün zarfında, ne tarafa gidersem gideyim, sağı solu dürten iş makineleri gördüm. Bir yere gidiyorum; giderken zemine ilk darbesini vuran bir iş makinesi görüyorum; dönerken bir de bakıyorum, orası kapatılmış; aynı iş makinesi başka bir yeri dürtüyor. Bende, işi yapanlara karşı bir şuursuzluk hissi uyandı, ama dilerim yanılıyorumdur ve herkes ne yaptığının farkındadır. 
Doğalgaz seferberliğinin dışında, şehirde genel bir inşaat havası var. En başta Anıt Meydanı. Bütün meydan paravanlarla kapatılmış. Atatürk anıtı geçici olarak kaldırılmış. İşittiğim o ki yeni bir bina yapılmayacak, burası geniş bir meydan olarak düzenlenecekmiş. Projeyi görmedim. Tek dileğim, biraz çim, biraz beton, bir köşesinde spor aletleri olan, çocukların plastik kaydıraklardan kaydığı şahsiyetsiz, ucuz, sıradan bir park olmasa. Geniş olduğu kadar yeşil, açık havada yapılabilecek etkinliklere uygun, eski Roma’daki gibi, halkın kimi konuları konuşmak, tartışmak için toplandığı, Akşehir’in kültür ve sanat yaşamına katkıda bulunacak karakterde bir meydan olsa keşke.Çocuklarımız, torunlarımız bu meydanda, ulu çınarların altında otursa, geçmişi ansa, geleceği planlasa. Kim bilir, belki o vakit, seneler önce yıkılan belediye binasıve gerek kendiliğinden gerekse rant uğruna yıkılan eski binaların âhıkalmaz.
Bunun dışında, eski kent sınırları içinde bakımsızlıktan ya da başka sebeplerden yıkılan pek çok bina gördüm. Yıkıntılar kalkar kalkmaz, otomobiller, bir ölünün üzerine üşüşen akbabalar gibi işgal ediyor o alanı. Eski binalar yıkılıyor, arsası bir süre işgale uğruyor ve sonra üzerine bambaşka bir bina inşa ediliyor.Belleğimizi yitiriyoruz farkında mısınız?Bırakın çok eskileri, on beş, yirmi yıl öncesi var olan binaları bile hatırlayamıyorum. Birkaç amatör girişim dışında, ne yazık ki eskileri kayıt altına alan bir sistem de yok. Yıkılan, yıkıldığıyla kalıyor.
Yaklaşık on yıl önce,“Murat Belge’yle Boğaziçi ve Yalılar” isimli bir tura katılmıştım. İlginçtir, Murat Belge’nin yalılarla ilgili her anlattığı şeyin, Akşehir’de bir karşılığı vardı. Yalıların mimarisinde, çok eskiden oluşmuş Türk, Rum ve Ermeni kültürlerinin etkisi söz konusu. Çoğu, bu ortak kültürün içinde yetişmiş kalfalar tarafından yapılmış. Tamamen özgün olan birkaç örnek hariç, binaların genel bir karakteristiği olmakla birlikte, aynı zamanda bir çeşitlilik de var.Akşehir’de de aynı şey söz konusu değil mi? Eski sokaklarımızın bir ucundan baktığınızda, hemen hepsi iki katlı, köşklü, büyük ahşap kapılı, hayatlı, haneyli, damlı, evler görmez miydiniz? Türk, Rum ve Ermeni ustaların, kalfaların ellerinde biçimlenen bu evler, temel özellikleri aynı olsa bile, hem sahiplerinin hem de inşa edenlerin karakterini yansıtan çeşitlilikte olmaz mıydı? Çeşitlilik deyince konu ister istemez restorasyon meselesine geliyor. Ticarî kaygılar mı desem, bilgisizlik, özensizlik mi desem bilmiyorum, ama ahşabı, duvarı aynı renge boyayıp geçen, evleri, sokakları “restorasyon” adı altında, birbirinin aynı hale getiren uygulamalar içimi acıtıyor. Birkaç istisnayı saymıyorum. Zaten o istisnaların altındaki imzanın da aynı olduğunu görünce, meselenin aslı ortaya çıkıyor.
Mardin Valiliği için bir projede çalışırken, dönemin valisine, Eski Mardin’le yeni yapılanan Mardin arasındaki mimarî uçurumun sebebini sormuştum. Verdiği cevap, soruma karşılık gelmiyordu, ama yaptığı tespit çok önemliydi. “Bugün gözlerinizi bağlayıp, Anadolu’da herhangi bir kentin yeni yapılanan kısmına götürseler sizi ve gözlerinizi açsalar, nerede olduğunuzu bilmeniz imkânsız.” dedi. “Ama aynı şeyi, eski yerleşimin olduğu yerlerde yapsalar, orası neresidir, hemen anlarsınız.” Katılmamak mümkün değil. Her konuda olduğu gibi, mimarîde de özgünlüğümüzü yitirdik, birbirinin kopyası, sahte, yapay hâle geldik. Yalınlık, doğallık, kendine özgülük yok. Ahşap da taş da demir de var, ama her şey ahşap görünümlü, taş görünümlü, ferforje görünümlü…
“Yeni Akşehir”i inşa eden tüm inşaat şirketlerine soruyorum, eski Akşehir evleri konusunda herhangi bir inceleme, araştırma yaptılar, yaptırdılar mı? Gerek müstakil gerek site inşaatlarında, en azından dış görünüm konusunda eskiye uygun bir bina yapma kaygısı taşıdılar mı? Dış görünümü geçtim, sembolik bile olsa, eski evlerimizde var olup da yeni yapılara taşıdıkları herhangi bir özellik var mı? Hiç değilse, yıkılmaya, yok olmaya yüz tutan eski evleri, aslına uygun restore edip şirket ofislerini oralara taşımayı düşünmezler mi?
Hastane dönüşü hava epey sıcaktı. Yürüye yürüye İplikçi Camii’nin önüne kadar gelmişiz. Yorulduk, terledik. Karşıda Güvendik Pastanesi’ni görünce, topların inip çıktığı fıskiyeli havuzun başında, çocuk gücümün çekmeye yetmediği ağır ahşap sandalyelere oturup, mermer masalarda, ayaklı metal kaplarda ya da kare cam kâselerde, ucu kesik dondurma kaşıklarıyla, üzeri dondurmalı supangle yiyip serinleriz diye düşündüm. Karşıya geçmemiz gerektiği için gelen araçtan kibarca izin istedim. Sürücünün bize yol vereceğinden o kadar emindim ki yola doğru hafifçe hamle yaptım. Direksiyondaki genç de hamle yapıp gaza bastı. Arkama dönüp baktım, annem hâlâ kaldırımda duruyor. Yılların tecrübesiyle “Yol vermezler” dedi. “Beklemen lâzım”. 
Çaresiz bekledim.
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Mobil
Esin Seyrek 2018-08-15 17:24:34
Yazınızı , dilinizi, sorunları öfke yerine çözüm odaklı düşünecek düşündürtecek şekilde ifade edişinizi çok beğendim,kutluyorum. Sevgiyle...
Toplam 1 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
















« geriileri »
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
İstasyon Gazetesi
© Copyright 2014 İstasyon Gazetesi. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA