ANNEMİN MENEKŞELERİ


Bu makale 2018-03-14 05:16:18 eklenmiş ve 1379 kez görüntülenmiştir.
(BABİL) Nigâr Mat Ağyel

Ağır ağır döner dünya. Güneş doğar, güneş batar. Akşamlar sabahlara, sabahlar akşamlara evrilir. Kirazlar açar, başaklar dolar, incirler, üzümler, narlar olgunlaşır. Portakallar yavaş yavaş yeşilden turuncuya döner. Zeytinlerden hayat damlar usul usul. Derin derin nefes alır verir toprak, arada bir iç çekerek.
Bütün mevsimler olgundur. Kış kışlığını bilir, yaz yazlığını. Hele sonbahar. Öyle ağırbaşlıdır ki. Hiç acele etmez. Sessizce bekler. Yapraklar sararsın diye bekler. Düşsün diye bekler. Dallar kurusun diye bekler. Bahar öyle mi ya? Mevsimlerin ağa babası, geldi mi hiç gitmeyeceğini sandığımız kış, kapımızda oturup dururken, doğanın bu haylaz çocuğu, bütün şartları zorlar, gelecek bir yol bulur illa.
Geçen cumartesi sabahı kalktım, bir bardak su içtim. Mutfak masasına oturup yazmaya başlamadan evvel, her zamanki alışkanlıkla pencereyi araladım. Birden bire, neye uğradığımı şaşırdım. Bütün gece beni beklemiş camın önünde. “Dur” demeye kalmadı, sabırsızlıkla, koşar adım daldı içeriye. Aniden! Başım döndü. Camı sonuna kadar açmak zorunda kaldım. Susamış bir çocuk gibiydi. Telaşlı, nefes nefese. Öyle derin derin nefes alıp veriyordu ki bir anda onun nefesiyle doldu mutfak. Ne çok özlemişim meğer. Sımsıkı kucakladım. Gözlerinden öptüm. Babaannemin tülbendi gibi kokuyordu. Öğrenciyken, Ankara’dan gelip, yorgun argın içine girdiğim yatağım gibi. Taze kesilmiş otlar gibi. Mezarlıktan gizli gizli çaldığımız çağlalar gibi. Annemin ovduğu tahtalar gibi. Ocakta kaynayan süt gibi. Eski evimizin bahçesindeki dev hanımeli gibi...
Uyandım, canlandım, dirildim...
Bahar gelmiş!
Baharın üzerine bir de annemden bir mesaj gelmez mi... Geçen yıl, yaşadığı evin bahçesinde çalışan inşaat işçilerinin hoyrat ayakları altında ezilip ölen hanımelinin yerine yenisini yetiştirmek üzere, bir fidan almaya gitmiş. Gittiği bahçe, bir dönem Akşehir’in en güzel bahçelerinden biri. Eskiden her bayram, bu bahçeden bize, kucak kucak, rengârenk güller gelirdi gazete kâğıdına sarılı. Giriş kapısının üzerindeki yaseminin kokusu metrelerce öteden gelip konardı burnunuza. Erikler, kirazlar, narlar... Cennet gibi bir bahçeydi. Akşehir’in efsane zabıta komiseri, nam-ı diğer “Komiser Şükrü”nün bahçesinden söz ediyorum. Rahmetlinin ölümünden sonra epey bakımsız kalan bahçeye, uzun zamandır çok sevgili bir ablamız bakıyor. Kayıpları olsa da, doğaya aşık bir kadının ellerinde, âdeta yeniden, küllerinden doğdu bahçe. O bahçede bir de güzel hanımeli var. Ondan bir fidan almaya gidiyor annem. “Badem, ergen çiçek açmış, eriğin de eli kulağında” diyor ve devam ediyor: “Bir de baktım çuhalar açmış, aralarında da kır menekşeleri.”
Ah o kır menekşeleri... Karacoğlan’ın dediği gibi, çiçekler içinde birdirler. Aydınlıkları sever, ama gölgelerde yaşarlar. Saklandıkları yerlerde bulduğunuzda, kıkır kıkır gülerler yüzünüze. Mis gibi kokarlar. Çok narindirler. 
“Kadrin bilmeyenler alır eline,
Onun için eğri biter menekşe.”
Annem menekşelerin kadrini de bilir, kıymetini de. Almış gelmiş eve. Bir fincana koymuş. “Çocuklar diye öptüm, sevdim, kokladım.” diyor. Menekşeler benim kardeşlerim artık. 
Ortalama ömürlü bir insan, kaç bahar görür ömründe? En iyi ihtimalle yetmiş, seksen kez. Ne kadar az! Menekşeleri, gelincikleri, papatyaları topu topu bu kadarcık mı görebiliyoruz? Erikleri, bademleri... Telli turnaları, kırlangıçları, leylekleri... Derelerin yükselmesini, sabahın bahar aydınlığını, bir anne şefkatiyle bizi emziren bahar güneşini... Sadece ve sadece yetmiş, seksen kere mi görebiliyoruz? İçimizde ve evimizde sadece yetmiş, seksen kez bahar temizliği yapabiliyor ve yüzümüzü bahar güneşine bu kadarcık mı döndürebiliyoruz? O da yapabilene! Çoğumuzun gözleri bantlı sanki. Başka şeylerle uğraşıyoruz. Kıymetsiz, bizi tazelemeyen, zenginleştirmeyen, artırmayan...  Hiçbir mucizesi olmayan şeylerle. Hep bir kavga hali içindeyiz. Sadece birbirimizle değil, doğayla, toprakla, çiçekle, ağaçla bile kavga halindeyiz. “Dünya gailesi” diyoruz. Yani, dünya sıkıntısı, derdi, kederi. Neden öyle olsun? Neden yaşamak bir dert olsun? Neden dünya sıkıntılı bir yer olsun? Menekşeler var olmaya çalışırken dertleniyorlar mı? Kırlangıçlar binlerce kilometre katederken sıkılıyorlar mı? Kederli bir erik, hüzünlü bir badem gördünüz mü?
Hemen, şu an bir hesap yapın. Bugüne kadar kaç bahar yaşadınız? Önünüzde aşağı yukarı kaç bahar var? Paniğe kapılmadan, her şeyi görmeye çalışın. Hınzır menekşelerle saklambaç oynayın. Erikleri, bademleri gözleyin. Meyveleri oldu mu, çalın. Gördüğünüz ilk suya ayağınızı sokun. Toprağa dokunun. Pencerelerinizi ardına kadar açın. Bırakın bahar iliklerinize işlesin. Yüzünüzü güneşe dönün. Gökyüzüne bakın. Kırlangıçları, leylekleri selamlayın. İçinizi, evinizi temizleyin. Fazlalıkları atın. Çiçek dikin, ağaç dikin. Sevdiklerinize sarılın. Şarkılar, şiirler söyleyin.
“Eeeeeeeeey... 
       kızım, annem, karım, kardeşim 
                                                  sen 
                   başında güneşler esen 
                              altın gözlü çocuk, 
                                  altın gözlü çocuğum benim; 
deli çığlıklar atıp avaz avaz 
burnumun dibinden gelip geçti de yaz, 
ben, bir demet mor menekşe olsun 
                                               getiremedim 
                                                                 sana! 
Ne haltedek, 
      dostların karnı açtı 
                           kıydık menekşe parasına!”*
 
Mesajının sonuna, fincandaki menekşelerin bir de fotoğrafını eklemiş annem ve diyor ki: “Hanımelini dikerken fark ettim, yediveren gül de patlamış. Hep toprakla uğraştım bugün. Özlemişim.”
Ben de.
*Nâzım Hikmet’in “Mor Menekşe, Aç Dostlar ve Altın Gözlü Çocuk” şiirinden alıntıdır.
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...














« geriileri »
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
SİZİN VEKİLİNİZ KİM ?
FATİH SATILMIŞ
SALİH AKÇA
ORHAN ERDEM
BÜLENT AYCAN
İSMAİL AFŞAR
OSMAN FEDAİ
SEVİL SARGIN
İstasyon Gazetesi
© Copyright 2014 İstasyon Gazetesi. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA