BİR ÇAY SÜZGECİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ - 2


Bu makale 2018-02-21 05:07:09 eklenmiş ve 996 kez görüntülenmiştir.
(BABİL) Nigâr Mat Ağyel

Nasılsınız geçen haftadan bu yana? Pideler, kebaplar yendi mi? Afiyet olsun. Hafta sonu herse yiyenleriniz de olmuştur Allah bilir. Şifa olsun.
Hatırlarsanız geçen hafta, şu ya da bu sebeple bir arada yaşamak durumunda olan, farklı kültürlerden insanların ve bu insanların ait oldukları kültürlerin etkileşiminden söz etmiştik. Geldiğimiz son nokta, dönerin, iki farklı kültürün sağlıklı etkileşimi sonucu ortaya çıkan, son derece işlevsel bir kültürel öge olduğuydu. 
Kültür ögesi dediğiniz zaman, neler girmez ki işin içine... Konuştuğunuz dilden başlayın, tarihiniz, sanatınız, gelenek-görenekleriniz... 
Biz Türkler, geleneklerimiz içinde en çok misafirperverliğimizle övünürüz. Pişirdiğimiz yemeği bir avuç daha fazla pişiririz ki n’olur n’olmaz, misafir gelebilir. “Tanrı misafiri” vardır, “davetsiz misafir” vardır. Bizde misafir kısmetiyle gelir, umduğunu değil bulduğunu yer ve ev sahibinin kuzusudur. 
Misafirperverliğimizle atbaşı giden bir diğer özelliğimiz de komşuluğumuzdur. İyi kötü biliyorum, Avrupalı insanın misafir anlayışı da komşuluk anlayışı da bizden farklı, ama iyi niyetli ve azimliyim; komşuluğumu ve misafirperverliğimi göstereceğim. 
Geçen yazımda anlattığım ikinci evimiz vardı ya, hani şu İspanyol Hanımla, Alman Beyin evi. İşte o evin üst katında dünya tatlısı bir kız çocuğu var. Üç dört yaşlarında, sarı saçlı, mavi gözlü, tipik bir Alman çocuğu. Ne zaman biz bahçeye çıksak, laf atar, gülümser, camı tıkırdatır. Aramız çok iyi. Annesi, babasıyla da kapı önünde, balkonda, kısa kısa konuşmalar yapmaya başlamışız. Yetmez mi? İşte fırsat! Göstereceğim Türk’ün misafirperverliğini ve komşuluğunu. 
Bir gün postacı onlara gelen paketi bize bırakmış. Paketi almak üzere kapıyı çalan güler yüzlü çifti görünce, “Lütfen bir gün bize gelin, daha geniş sohbet edelim” deyiverdim. “Tabii, neden olmasın...” dediler. Fakat ne oldu, nasıl oldu anlayamadım, ilk olarak bizim onlara gitmemize karar verildi. Bir Cumartesi günü öğleden sonra kahve içmek üzere anlaştık. Ufaklığa bir küçük hediye, hanıma da bir demet çiçek alıp, tam dediğimiz saatte kapılarını çaldık. Ne yani, Türkler geç gelir mi dedirteceğiz? Sağ olsunlar, son derece güler yüzle karşıladılar. Hediyemizi, çiçeğimizi verdik. Nezaketle kabul ettiler. Salona geçtik. 
İster erkek olun, ister kadın, lütfen böyle bir durumdaki beklentinizi düşünün. Ben bekliyorum diye değil, sakın ha! Normal, sıradan bir Türk insanı, ilk kez gittiği bir evde ne bekler? 
Bir kere evin hanımı, o gün sabahtan itibaren teyakkuz halindedir. Kek yapar, börek yapar. Yetmez, bir de kısır “yapıverir”. Kayınvalideden gelen acı sos ekmeklerin üzerine sürülür. Maksat, çeşit olsun. Buzlukta kötü günler için saklanan zeytinyağlı sarma çıkarılır. Kek kuru olacağı için, ya şöyle çikolata soslu, ismi alengirli, sütlü “hafif” bir tatlı uydurulur ya da hazır tabanlardan alınıp, geleneksel bir Türk tatlısı olan “tiramisu” yapılıverir. Gerek olduğu için değil, maksat, “çeşit olsun”...
Çekmecedeki elli beş tane “dertsiz” masa örtüsünün içinden en şık olanı seçilir. Kenarları altın yaldızlı pasta tabakları, en parlak çatal-bıçak takımı, üzeri nazar boncuklu, kuşlu, çiçekli peçeteler, farklı olma adına abuk subuk formda çay bardaklarıyla masa donatılır. O ev sahibinin en nefret ettiği söz “ne gerek var”dır. Sıkıysa söyleyin. Masanın gerisinden on kaplan gücünde kükrer: “Ay olur mu ya? İlk kez geliyorlar evime!”
Bizim üst kat komşumuzda gördüğümüze gelince... Üzerinde altı tabak, altı çatal ve ortasında bir kek duran, çıplak ahşap bir masa. Hepsi bu!
Bunun bizim için zerre önemi yok. Biri doğru, diğeri yanlış diye bir şey de yok. Doğru olan, bizim meseleyi biraz abarttığımız. Üstelik de  “Gönül sohbet ister, kahve bahane” diye bir sözümüz varken. Neyse, sevgili ev sahibemiz kahvelerimizi yaptı. Kek hakikaten çok lezzetliydi. Kahvelerimizi içtik, kekimizi yedik. Bir buçuk saat kadar tatlı tatlı sohbet ettik. Hak verirsiniz ki burada “zengin kalkışı” olmaz. Hem yakışık almaz, hem anlamazlar. Kalkmak için hazırlık cümleleri kurmaya başladım. “Her şey harikaydı. Çok iyi vakit geçirdik. Bir dahaki sefere de bizde görüşelim...” filan. İlk iki cümlede sıkıntı yoktu, ama tatlı ev sahibemiz son cümleyi duyar duymaz, hemen masadan kalktı, bir takvim getirdi ve “Ne zaman?” diye sordu. Ani gelişen bu atakta, ev sahibesinin sert şutunu “Ne zaman isterseniz” diye aynı ustalıkla karşılayarak, topun kaleye gitmesini engelledim. Takvimine baktı, “şu gün uygunuz, şu gün değil...” diye günleri sıralamaya başladı. Gafil avlanmıştım. Evet, bir gün muhakkak bize gelmelerini istiyordum, ama az evvel laf olsun diye söylemiştim. Ruhen hiç hazır değildim. Allah’tan Kenan’la Deniz hemen toparladılar ve uygun bir tarih belirlendi. Ben içimden “misafirperverlik, komşuluk” diye sayıklıyordum hâlâ. Can havliyle bir atak yapıp “Akşam yemeği yiyelim ama” dedim. Hiç itiraz etmediler. Ben daha o andan başladım, günler sonraki menüyü zihnimde oluşturmaya. Tam sıra tatlıya gelmişti ki “Ben ne yapabilirim?” diye sordu hanım. Bütün olgunluğumla, “Lütfen, rica ederim. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Her şeyi ben yaparım” dedim. Bir sessizlik oldu. Kadıncağız bozuldu sanki. “Tabii, rol çalmayı hiç istemem” filan gibi bir şeyler söyledi. Masanın altından Deniz beni dürttü ve dişlerinin arasından sessizce, “Anne n’apıyorsun? Bir şey yapmasına müsaade et” dedi. Ben neyi yanlış yaptığımı anlamadım, ama yine de Deniz’in talimatını yerine getirip, “Peki, tamam. Hadi bakalım, ne yapmak istersiniz?” gibi bir şeyler saçmaladım. Kadıncağızın yüzünün ışımasından anladım, iyi bir şey söylediğimi. “Harika! Bir tatlı yapıp getiririm” dedi. Bunun üzerine ben de “Ya Allah!” deyip kalktım.
Eve döndüğümüzde Deniz olanları bana izah edince anladım, biraz kabalık etmişim. Karşı taraf bir şey yapmayı önerdiğinde, bunu laf olsun diye değil, gerçekten önerdiği için, ona bu şansı vermek nezakettenmiş. Oysa ben, “Allah aşkına zahmet etmeyin” dersem nezaket gösterdiğimi düşünüyordum. 
Sonrasında, komşularımız, takvime bakıp randevulaştığımız akşam, tam saatinde, ellerinde nefis bir meyveli pastayla geldiler. Ben de hiç abartmadan –inanın hiç abartmadım- bir masa hazırlamıştım. Uzun uzun yemek yedik, sohbet ettik. Konu başlangıçta, Almanya ve Türkiye etrafında dönüp dururken, bir süre sonra Bavyera ve Kuzey Almanya arasındaki farklar konuşulmaya başlandı. Hanım kuzeyli, bey Bavyeralıydı. Birbirlerinin aksanlarıyla, giyim kuşamları, âdetleriyle inceden inceye dalga geçiyorlardı. Sanki Kuzey Karadeniz’den bir Laz’la, Egeli birinin arasında kalmıştık. Her ikisi de bizi, kendi bölgelerinin daha iyi olduğuna inandırmaya çalıştı. Kahveler içildi. Ufaklığın uykusu geldi ve kalktılar. 
Bir önceki yazımda, farklılığın zamana, algıya, insanın beklenti ve isteklerine göre değişen ilginç bir kavram olduğundan bahsetmiştim. Komşularımızla, bizim evde yemeğe oturduğumuzda, başlangıçta farklılık o aileyle, bizim aramızdaydı. İlerleyen saatlerde, birçok ortak nokta bulduk ve farklılıklarımız giderek benzerliklere dönüştü. Daha sonra, onların kendi aralarındaki farklılıklar ortaya çıktı. Bu kez biz, kâh birine kâh diğerine daha çok benzemeye başladık. Biraz daha zorlasak, aramızdaki fark, düğün salonundaki kız tarafıyla oğlan tarafı arasındaki fark kadar kalacaktı.
Bana kalırsa, bir hata yapıyor ve dünyayı, “biz” ve “geri kalan tüm dünya” olarak algılıyoruz. Hal böyle olunca, mesafeler artıyor, farklılıklar olduğundan çok daha büyük görünüyor. İstersek, bir kişiyle, grupla, toplumla ayrışmak, farklılaşmak için milyon tane sebep bulabiliriz. Siyah-beyaz, genç-yaşlı, doğulu-batılı, kadın-erkek, hıristiyan-müslüman, etcil-otcul... İş o ki, bir araya gelmenin, birlikte olmanın, barış içinde yaşamanın yollarını bulalım.  
Son söz, Anadolu’nun bilgesi Yunus Emre’den:
Gelin tanış olalım,
İşin kolay kılalım
Sevelim sevilelim,
Dünya kimseye kalmaz
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...














« geriileri »
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
SİZİN VEKİLİNİZ KİM ?
FATİH SATILMIŞ
SALİH AKÇA
ORHAN ERDEM
BÜLENT AYCAN
İSMAİL AFŞAR
OSMAN FEDAİ
SEVİL SARGIN
İstasyon Gazetesi
© Copyright 2014 İstasyon Gazetesi. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA