GELDİM AMA GÖRÜŞEMEDİK


Bu makale 2018-01-31 05:29:58 eklenmiş ve 2890 kez görüntülenmiştir.
(BABİL) Nigâr Mat Ağyel

Ocak ayında birer hafta arayla iki kez Münih’ten Akşehir’e gittim geldim. “Zor olmadı mı?” diyenlere cevabım, hiç zor olmadı. İlk seyahatim, beklemediğim bir seyahatti. Sürpriz oldu aslında.
13 Ocak Cumartesi akşamı, Klänge Von Ost Nach West - Doğu’dan Batı’ya Sesler isimli bir konsere gittik. Üç kıymetli sanatçı, Zafer Taşdan, Süreyya Akay ve Onur Gügercinoğlu bizi nice güzel sözlerin, seslerin arasında gezdirdiler. Kafkaslardan Balkanlara, dağdan dağa, taştan taşa sektik. Kâh kuş olup uçtuk, kâh balık olup yüzdük. İşte o akşam geldim Akşehir’e. Kimse görmedi ama. Kimseye görünmedim çünkü. 
Zafer Taşdan mey, zurna ve düdük çalıyor. Onur Gügercinoğlu gitar ve bağlama. Süreyya Akay da arasına dağ kekikleri, naneler, fesleğenler serpilmiş sesiyle şarkılar, türküler söylüyor. Konserin açılışında, Münir Nurettin’in sesinden dinlemeye alışık olduğumuz, sözleri Nâzım Hikmet’in, bestesi Mesud Cemil’in o muhteşem şarkısı “Kanatları gümüş yavru bir kuş”u sözsüz olarak, sazlardan dinledik.
Sonra dediler ki: “Şimdi Sultan Dağı Sarıkeçili Aşireti’nden Dağlı İbrahim’den alınma bir Akşehir türküsü söyleyeceğiz.” Derken, türkü başladı:
“Gelin gelin allı gelin has gelin
Ak elinde ben olayım tas gelin
Kalbindeki tasaları kes gelin
Ölmeyince sakın yârdan ayrılma”
Türkünün başlamasıyla birlikte, ben de Sultan Dağları’nı sağ yanıma alıp, gün doğarken, Afyon tarafından Akşehir’e girdim. Eski evlerin olduğu taşlı sokaklarda, çelenlerin dibinden usul usul yürüdüm. Bir iki açık kapıdan evlerinin hayatlarını süpüren hamarat kadınlar gördüm. Arasta’da kepenkler açılıyordu. Simitçi fırınlarında simitler çıkmış, mis gibi kokuyordu. At arabalarının nal ve tekerlek sesleri, Akşehir Çayı’nın sesine karışıyordu. 
“Bir kuşum var uçar durur havada
Yavruları yalnız kalmış yuvada
Aktı sular ağlaşıyor ovada
Ölmeyince sakın yârdan ayrılma”
Türküyü, internet ortamında birkaç sanatçıdan dinleyebilirsiniz. İlk olarak Seha Okuş söylemiş. Başrolünü Türkân Şoray’ın oynadığı, Bilge Olgaç’ın “Açlık” filminin müziği olarak. Ayrıca, sevgili Süreyya Akay’ın duygulu, güzel yorumunu da bulabilirsiniz.
Bir sonraki türküye yetişmek için, geldiğim gibi geri döndüğümden  görüşemedik.
Aradan bir hafta bile geçmedi; 19 Ocak Cuma günü akşamı, bu kez iki saatliğine geldim Akşehir’e. 
Giesing Kütüphanesi’nde sevgili Gülay Savaşçı’nın, Ocak ayı Türkçe Kitap Kulübü etkinliğinin konuğu, aynı zamanda Gülay Hanım’ın eşi olan, Ludwig Maximilian Üniversitesi öğretim üyesi, Türkolog Dr. Özgür Savaşçı idi. 
Konuşmasına, çocukken kendisine hediye edilen, Samim Kocagöz’ün Nasrettin Hoca Fıkraları’ndan ne kadar etkilendiğini anlatarak başlayan Özgür Bey, o günden bugüne, sadece Nasrettin Hoca’yla değil, “Horasanî” diye adlandırdığı geleneğin tüm temsilcileriyle çok ilgili olmuş. Öyle ki, kendini o geleneğin bir parçası olarak gördüğünü ifade etti. 
Özgür Bey’in, başta Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Veli ve Nasrettin Hoca olmak üzere, 13. yüzyıl erken dönem Anadolu hümanistleri başlığı altında saydığı kişilerin önemli bir bölümünün, bir kültür merkezi olan Horasan’da doğmuş ve yetişmiş olması, tamamının“Horasanî”ler olarak adlandırılmasına neden olmuş. 
O dönem Horasan yöresinde Türk kültür ve gelenekleri hakimmiş. Bu sayede o bölge insanı müslümanlıkla, sünni gelenekle, Arap kökenli olmaksızın tanışmış ve dini, İslâm öncesi gelenek, görenek ve âdetleriyle harmanlayıp, evrensel bir yoruma kavuşmasını sağlamışlar.
Bu girişten sonra asıl konuya, Nasrettin Hoca’ya geldik. Bende bir sevinç, bir coşku... Özgür Bey’in Hocamızla ilgili çok ilginç tespitleri vardı. Diyor ki Özgür Bey: “Nasrettin Hoca’nın babası, doğduğu köyün imamıydı. Bu, onun, dönemine göre entelektüel bir aileden geldiğini gösterir. Arapça biliyor, yani bir yabancı dili var. Kur’ân’ı ezberliyor. Seyit Hacı İbrahim ve Seyit Mehmet/Mahmut Hayrani’nin dervişi. Burada ‘derviş’i ‘asistan’ olarak anlamak gerekiyor. O dönem hocalar ‘mürşit’, asistanlar ‘derviş’. Konya Medresesi’nde eğitim alıyor. Sivrihisar ve Akşehir’de imamlık ve müderrislik yapıyor.Akşehirli bir kadınla evlenip oraya yerleşiyor ve ölene kadar da orada kalıyor. Karısı ve bir kız, bir oğlan iki çocuğuyla birlikte, iç avlusu, ahırı olan iki katlı bir evde yaşıyor. Şehrin dışında bir de bostanı var. Yani günün koşullarına göre, yaşam standardı normalin üzerinde.
Cuma namazı kılınan bir camide vaaz veriyor, namaz kıldıryor. Gözde öğrencisi Molla İmad ve esmer öğrencisi Hammâd dışında, diğer öğrencilerinin ya da hayatındaki diğer insanların isimlerine dair bir bilgi yok.”
Cahilliğime verin, bugüne kadar Nasrettin Hoca’yla ilgili bu tür tespitler içeren bir konuşma dinlememiştim. Kendim için de, sizler için de dört açtım kulaklarımı.
“Hangi fıkralar, özgün Nasrettin Hoca fıkraları değildir? Tespitlerime göre:
İçinde kişi ismi geçen fıkralar,
Uzun uzun anlatılan fıkralar,
Timur’un çağdaşı olmadığı için, Timur’la birlikteymiş gibi aktarılan fıkralar,
Ancak bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki, Nasrettin Hocanın yolundan giden, kendilerine ‘Nasrettinîler’ denilen bir grup vardır. Muhtemelen, Timur’la yaşananlar, buradan çıkmış olabilir.
Cinsel içerikli, insanları küçülten, aşağılayan, kadın düşmanı fıkralar.”
Özgür Bey, yeri geldikçe konuşmasını Nasrettin Hoca fıkralarıyla süsledi. Ayrıca, anlattığı fıkraları, bilinen en eski kaynaklardaki fotoğraflarla detaylandırdı, Osmanlıca altyazılarını Türkçe’ye çevirdi. Keşke onları da size gösterebilsem, ama maalesef ben de yok.
Son olarak, Nasrettin Hoca fıkralarının içerik olarak türlerine dair bilgi verdi.
“Nasrettin Hoca fıkralarını, içerikleri açısından dört başlık altında toplayabiliriz:
Muhavere (söyleşme) fıkraları, kuru laftan çok, bir içeriği olan fıkralar.
Tefekkür (düşünme) fıkraları, kendi kendine konuşma, düşünme şeklinde aktarılan fıkralar.
Lâtife fıkraları, hoşluk olsun diye anlatılan fıkralar.
Tedrisat fıkraları, öğretici fıkralar.”
İşte Akşehir’e ikinci seyahatim de budur. Ne yazık, bu gelişimde de kimseyle görüşemedim. Çünkü geldiğimde hava kararmış, vakit epey geç olmuştu. Hemen kabristana gittim. Tüm geçmişimiz karlar altında, sessiz, huzurlu uyuyordu. Dünyanın ortasında durup, dini akıl üzere yorumlayan Nasrettin Hoca’ya, yaşamak için bizim şehrimizi seçtiği için teşekkür ettim. 
Ben de Özgür Bey gibi bitireyim bari. Horasanî gelenekte “üçleme” âdeti varmış. Konu Nasrettin Hoca olunca, Hoca’dan bahseden, konuşmasını muhakkak üç fıkrayla sonlandırmalıymış. Ben de o gün anlatılan üç fıkrayı aynen sizlere aktarıyorum. Hoca’nın canına değsin.
*
Ahali soruyor: “Hocam, camiden çıkınca, niçin insanların bir kısmı o tarafa, bir kısmı bu tarafa gider?” 
Bu “dahîce” soruya Hoca cevap verir:
“Herkes aynı yöne gidecek olursa dünyanın dengesi bozulurdu da ondan...”
*
Hoca eşeğini bir kenara bırakmış, göl kenarında abdest alırken, abdestliğini (seccadesini) çalmışlar. Abdestliğini bulamayan Hoca, eşeğinin semerini çıkardığı gibi kendi sırtına geçirdikten sonra, Karakaçan’a dönmüş:
“Hiç bakma öyle! Getir abdestliğimi al semerini!”
*
Hoca hastalanmış. Komşu kadınlar ziyaretine gelmişler. 
“Hocam, Hak tecelli ettiğinde sizi nasıl analım?” diye sormuşlar.
“Kadın sohbetinden çok hoşlanırdı deyin” demiş.
*
Ruhu şâd olsun.
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Dön Akşehire,gel Akşehire..
halis 2018-02-06 16:54:32
Nigar Mat'ın yazılarını özlemle bekliyorum.Geçmişi tazelayişi,gerçekliği,akıp gidiveren aman bitivermesin üslubu çok güzel.Keşke daha sık yazabilse.
Toplam 1 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...














« geriileri »
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
SİZİN VEKİLİNİZ KİM ?
FATİH SATILMIŞ
SALİH AKÇA
ORHAN ERDEM
BÜLENT AYCAN
İSMAİL AFŞAR
OSMAN FEDAİ
SEVİL SARGIN
İstasyon Gazetesi
© Copyright 2014 İstasyon Gazetesi. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA