KAVUŞMAK


Bu makale 2017-11-08 04:59:23 eklenmiş ve 958 kez görüntülenmiştir.
(BABİL) Nigâr Mat Ağyel

 
Türkiye’den gelen haberler, biraz yağmur yaş olsa da sıcak bir sonbahar yaşandığı yolunda. Eh, Münih de fena sayılmaz. Sabahları değil, ama öğleden sonraları güneş cömert davranıyor bu aralar. 
Geçtiğimiz hafta böyle günlerin birinde, kışa saklamak için biraz güneş toplayalım diye Isar nehrinin kenarına gittik, oturduk. Isar Avusturya’dan doğup, Münih’i şereflendirdikten sonra, Regensburg taraflarında efsanevî Tuna’ya kavuşan bir nehir. Laf aramızda, “kavuşmak” da ne hoş sözcüktür. Sırf bu yüzden insanın ayrılıkları sevesi geliyor. Her neyse, dönüyorum Isar’a. Isar, Kaptan Cousteau’nun dediği gibi “yerçekiminden başka hiçbir şeyin tutsağı olmadan” geniş yatağında özgürce akan, üzerinde pek çok köprü, içinde adacıklar barındıran, yeşil başlı ördeklerin yüzdüğü, temiz, tertemiz bir su. Şehrin ortasından geçen bu nehre, her yerden her şekilde ulaşabilirsiniz. Kenarında yürüyebilir, oturabilir, bisiklet sürebilir, güneşlenebilir, tehlike arzetmeyen yerlerinde yüzebilir, piknik yapabilirsiniz. Yani şehirdesiniz, ama değilsiniz gibi bir şey.
Rahmetli babaannem, ağabeyimi çaydan tuttuklarını, beni de bir kalbur samana çingenelerden aldıklarını söylerdi. Bu duruma çok içerler, sorduğum ayrıntılı sorularla meseleyi anlamaya çalışırdım. Ağabeyimi neyle tutmuşlardı mesela? “Mendille.” derdi babaannem. Eve kadar nasıl getirmişlerdi? “Kavanozun içinde.” Beni aldıkları çingeneler şimdi neredeydiler? “Çok uzakta.” Hayır, benim çingenelerle bir derdim yok, onların hepsi bizim “hısımımız” (rahmetli amcam öyle derdi) ama şu “bir kalbur saman” meselesi var ya, o canımı sıkıyor. Bir çuval bile değil. Çayın kenarında yürürken, bir ağabeyimin akça pakça yüzüne, bir de köpük köpük akan çaya bakar, babaannemin doğru söylediğine kanaat getirir, içlenirdim. 
İşte o gün Isar’ın kenarında otururken bunlar geldi aklıma. Nehir coşkuyla akıyor, havanın soğukluğuna rağmen birkaç kişi ördeklerle birlikte yüzüyordu. Kitap okuyan, müzik dinleyen, uyuyan insanlar, hayvanlar, gövdeleri, dallarıyla ağaçlar, çakıl taşları, her şey şâirin deyişiyle “bahtiyardı”.
Ben Cumhuriyet İlkokulu’nda okudum. Bilenler bilir, okulumuz tam çayın kenarındaydı. Evden çıktıktan bir süre sonra çaya paralel yürüyerek okula giderdik. Kışları buz tutar, zaten üşüyen küçücük bedenlerimiz, bu görüntüyle iyice ürperirdi. Bahar gelip karlar erimeye başladı mı önceleri bulanık, sonra berrak bir şekilde çağıl çağıl akmaya başlardı çay. Sular iyice temizlenince, kadınlar halı-kilim yıkamaya, paçaları sıvalı oğlan çocukları, dört köşesini düğümledikleri mendillerle balık (yoksa “çocuk” mu demem lâzım?) tutmaya başlarlardı. Gâvur Hamamı’nın orada yüzenler de olurmuş, ben görmedim. Hıdrellezlerde düğün bayram yerine dönerdi çayın kenarları. Herkes çakıllardan türlü şekiller yapar, dileğini diler, güler, eğlenirdi. Sular iyiden iyiye arttığında, bazı geceler sessizlikte bizim evden bile duyulurdu suyun coşkulu sesi. Benim zamanımda hiç taşmadı, büyüklerimden dinledim. Sel düşündüğümün tersine, baharda değil, sonbaharda gelirmiş. Aniden gök kararır, ürkütücü bir yağmurla birlikte çay taşarmış. 1957 ya da 58 yıllarından birinin Eylül ayında selin getirdikleriyle köprülerin altı tıkanmış, sular taşmış, koca koca taşlar, kayalar olmadık yerlere kadar gelmiş. Yine yanlış bilmiyorsam, Yetmişevler o zaman yapılmış. 
Şimdi Akşehir’e gittiğimde, çayla göz göze bile gelmek istemiyorum. Acı çekiyormuş gibi geliyor. Ağlıyormuş da gözlerinden yaş akmıyormuş, yerin yedi kat altından bağırıyormuş da sesini duyuramıyormuş gibi. İçimi acıtıyor. Gölü hiç söylemiyorum. Kırık bir testi gibi, hüzünlü ve yalnız uzanıyor orada. Öylece...
Münih’in tam ortasında bir de park var. Park dediysem, 3,75 km² genişliğinde alçakgönüllü bir orman. “Englischer Garten/İngiliz Bahçesi” diyorlar adına. Böyle demelerinin sebebi, vaktiyle bir bataklık olan bu doğa parçasının, İngilizlerin tarzında düzenlenmiş olması. Bu bölgenin bir kapısı, duvarı vs yok. Doğal. Şehirle bütünleşmiş. El değmemiş, kendiliğinden oluşmuş, vahşi bir yer hissi uyandırıyor insanda. Belgrad Ormanı nasılsa, burası da öyle. Isar’ın bir kolu geçiyor içinden. Dev kestane, meşe, kayın ağaçları, büyük, geniş, yeşil düzlükler, küçük bir göl, insanlar ve atlar için yürüyüş yolları, bisiklet yolları var. İşten, okuldan çıkıp evinize giderken, canınız sıkıldığında, okumak, yazmak, uzanıp yatmak, dinlenmek, spor yapmak istediğinizde, şehrin her yerinden çok kısa zamanda ulaşabileceğiniz bir konumda. 
Anlayacağınız, buralarda doğaya “gidilmiyor”, doğa “seyredilmiyor”, şehirler de insan da onun bir parçası. Yürürken sincaplar, kargalar, karatavuk kuşları eşlik ediyor size, sizden korkmuyorlar. Çimlere basmak yasak değil, çiçeğe böceğe zarar veren yok. Geçen yıl yazın İzmit’teki bir parkta, laleleri koparan iki kadın gördüm. “Ayıp değil mi bu yaptığınız? Niye koparıyorsunuz çiçekleri?” dedim. “Siz Türkler yolup yolup atıyorsunuz, biz Azerî’yiz, fotoğraf çektirmek için alıyoruz.” demez mi! Verecek cevap bulamadım. 
Buradan şu sonuç çıkmasın sakın; buralar oldum olası hep böyleydi, insanlar hep bu bilinç düzeyindeydi. Hayır. Nehirlerin, parkların, ormanların temizliği, düzeni, insanların doğaya hassas yaklaşımı son kırk-elli yıl içinde edinilmiş bir kazanım. Onlar da kirlenmeden, bozulmadan bir zaman nasiplerini almış, ama yol yakınken dönmüşler. Kargalar, ördekler ve sincaplar şahit olmuş, ağaçlarla, sularla barış imzalanmış, fark kapanmış. Şimdi herkes birbirinden memnun.
Peki biz neden doğaya erişemiyoruz? Neden gerçekte olduğu gibi doğanın bir parçası olamıyoruz? Neden toprağa, çimene basamıyor, ayağımızı suya sokamıyoruz? Neden ağaçlara sarılamıyor, altlarında oturup hayal kuramıyoruz? Neden biz hayvanlardan, hayvanlar bizden korkuyor? 
Biz doğaya bizim dışımızda bir varlık gibi yaklaşıyoruz. Ya mücadele edilmesi gereken vahşi bir yaratık ya da ancak şekillendirildikten sonra seyredilebilecek cansız, yapay bir nesne. Önüne bentler kurulmalı, etrafına dikenli teller çekilmeli, üzeri camla, betonla kapatılmalı. Boğazına tasma takılmalı, ehlileştirilmeli. Yirmi yıl İstanbul’da yaşadım. Şehrin içinde bir kez denize dokunamadım. Çay bahçelerinden, doldurulmuş yolların kenarına yapılmış kaldırımlardan baktım hep cânım Boğaz’a. 
Ne dersiniz, bir gün biz de barışır mıyız doğayla? Dağlardan yine gürül gürül akıp Akşehir Çayı’na kavuşur mu sular? Akşehir Çayı “yerçekiminden başka hiçbir şeyin tutsağı olmadan” aşkla kavuşur mu gölüne? Kımıl kımıl balıklar canlanır, sazlıklardan kuşlar havalanır mı? Börtü böcek, dal yaprak, oğul kız birbiriyle kucaklaşır mı? Yine çaydan çocuklar tutulur mu? 
Çaya kaçan toplarımızla şimdi kimler oynuyordur acaba?
 
 
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Mobil
Hayat Dogan 2017-11-09 01:19:15
Bir ekleme daha Isar nehri ile ilgili:Sanirim National Geographic'de de cikti: Isar nehrini ise gidip gelirken kullanan da var bu arada! Sehrin yogun trafigine katilmak yerine, sakin ve rahatlatan suyuna kendini birakarak yuzen ve ayni zamanda isine gidenler varmis ve bu sayi ilerde artabilir:)
Toplam 1 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...







« geriileri »
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz...?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü
Çok kötü
İstasyon Gazetesi
© Copyright 2014 İstasyon Gazetesi. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA