RESMİGEÇİT


Bu makale 2017-10-28 04:44:51 eklenmiş ve 1153 kez görüntülenmiştir.
(BABİL) Nigâr Mat Ağyel

Sekiz yıl önce. Deniz ilkokul ikinci sınıfta. Cumhuriyet Bayramı yaklaşıyor. Bir şiir arıyor ezberlemek için. Hiç istemiyorum hamasî bir şiir olmasını. Cumhuriyet hamasî bir şey değil çünkü benim için. İnsanî bir şey. Ara tara derken, en insanî şairlerimizden birinin yazdıklarında bulduk istediğimiz şiiri. Can Yücel’in “Yaşasın Cumhuriyet” şiiri. Deniz okudu, çok sevdi ve bunu ezberlemeye karar verdi. Ben ezberlettiğim için hâlâ aklımda:
 
Yaşasın Cumhuriyet
Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu’da,
televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
“Ben kendimi bildim bileli bu böyledir”
diyor muhtar.
29 Ekim’de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını…
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi,
kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi,
elinde bıçağıyla.
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
“Yaşasın Cumhuriyet!” diye.
Bunun üzerine de ekran karardı .
Korkarım bu, sade gölköylülerin değil, umumumuzun,
sade küçüklerin değil, büyüklerimizin de
düştüğü bir tarihsel yanılgı,
çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet.
 
Şiir böyle. Ne kadar güzel değil mi? Gelibolu’nun neresinde bu Gölköy diye, gerek haritada gerek inetrnette çok aradım, ama bulamadım. Belki bu yazıyı bir Gölköylü okur da öğreniriz.
Bu şiiri okuduğum gün aklıma Akşehir’deki Cumhuriyet Bayramları gelmiş, gülümsemiştim.
Türkiye’de doğmuş büyümüş her çocuk gibi benim de Cumhuriyet Bayramı hatıralarım, okul öncesi ve okul sonrası diye ikiye ayrılır. Doğrusu, yukarıdaki şiirin bana hatırlattığı da, asıl sevdiğim de okul öncesi döneme ait anılarımdır.
Henüz okula gitmediğim dönemler ki 70’li yılların başına rastlar, Akşehir’de Cumhuriyet Bayramları top sahasında kutlanmazdı. Geçit resmi, belediye binasının önü ile bugün müze olan, Batı Cephesi Karargâhı arasında yapılırdı. Kenarından, köşesinden, ama seyirci, ama katılımcı, herkes bir şekilde bu törene dahil olurdu. Zabıta, polis, diğer memurlar, esnaf, okullar… Kırmızı ağırlıklı üniformalarıyla bandolar, yerel giysileriyle halk oyunları ekipleri. Trampetler, davullar çalar, borazanlar öter…  Etrafta afişler, bayraklar, flamalar… Aman ne cümbüş ne temaşa!
Benim en sevdiğim kısım, esnafın geçtiği kısımdı. Büyük şehirlerde büyümüş çocuklara, Cumhuriyet Bayramı, belki sadece askerin, polisin, öğrencinin bayramı gibi gelebilir, ama Anadolu’nun küçük şehirlerinde herkesindir bu bayram. Esnafın da!
Normalde işinde gücünde çalışan, işi olmadığı zaman dükkanının önünde oturan, akıllı uslu, kocaman adamlar, bazıları yaya, bazıları at arabalarının üzerinde olduğu halde, neşeyle, coşkuyla geçerlerdi halkın önünden. Her esnaf grubunun önünde, o gruba ait bir pankart ya da flama olurdu. Hemen ardından da o mesleğin en saygın, en usta kişisi yürürdü. Böyle dediğime bakmayın, önünüzden geçenin hangi meslek grubu olduğunu anlamak için ne pankarta ihtiyacınız olurdu ne flamaya. Tangır tungur bir gürültü mü duydunuz? Demirciler, bakırcılar geliyor demektir. Ya onların arkasında, etrafa pırasa, havuç atarak geçenler? Tabii ki sebzeciler. Şu at arabasının üstünde sandalyeye oturttuğu zavallıyı tıraş eder gibi yapanın ardından yürüyenler? Berberler. Sonra kalaycılar, keçeciler, efendime söyleyeyim, kunduracılar, semerciler, saraçlar… Top top kumaşlar, çemberler, yazmalarla geçen manifaturacılar. Küçük bir çocuk yorganını dikermiş gibi mizansen yapan yorgancılar. Bir traktör römorkuna kurdukları masalarda yemek ikram eden aşçılar, lokantacılar.
Eyvah! İşte en korktuğum esnaf grubu geliyor: Kasaplar! Nasıl korkmayayım? Bir fotoğraf getirin gözünüzün önüne. Bir at arabası. Üzerinde koyunlar. Önlerinde kanlı önlükleri, ellerinde satırları, bıçaklarıyla güle oynaya zavallı koyunları boğazlayan insanlar! Tarantino filmi gibi. Onlar geçerken daima gözlerimi kapardım. Fakat bîçare koyunların acı acı melemeleri hala kulaklarımda. Annemin dayısı, bizimse “Kocadayımız” olan Hafız İbrahim: “Bunlar mezbahaya kan parası vermemek için kesiyorlar bu hayvanları böyle.” derdi. Bilmiyorum, ben rahmetlinin yalancısıyım.
En sevdiklerim en geriden geliyor: Helvacılar, şekerciler. Kimin neresine geldiğine bakmadan atıyorlar halkın üstüne, ipli şekerleri, akide şekerlerini, helvaları… Az önceki cehennemden sonra, cennete düşmüş gibiyiz. Kafamıza gözümüze helva, şeker yağıyor.
Ve işte en beklediğim! İki metreye yakın boyu, kocaman gövdesiyle, herkesin bir baş üzerinde, dimdik yürüyen, bir aktör kadar yakışıklı, çocukluğumun kahramanı Osman Dedem, namıdiğer Uzun Osman, Madeni İşler ve Sanatkârlar Derneğinin başında yürüyor. Ellerim patlayana kadar alkışlıyorum dedemi. Eğer bu bir film karesi olsaydı ve bu filmi de ben çekiyor olsaydım, tam bu planda filmi yavaşlatır, görüntüyü dedeme netler, arkadaki sesleri yavaş yavaş alır, geriye bir benim cılız alkışımı bırakırdım. Dedem önümden Sultandağlarının bir parçası gibi ağır ağır yürüyüp geçtikten sonra… Sonrası umurumda olmazdı. Bu planı çekeyim de varsın film burada kesilsin.
Fotoğrafta en solda yürüyen, dedem Tamirci Uzun Osman (Osman Atlar)
Yağmur yağmayan, soğuk olmayan bir Cumhuriyet Bayramı yok hatırımda. Hep yağardı. Hep soğuk olurdu.
Annemlerin zamanında, bayram dönüşü muhakkak sıcak kestane alınırmış Bizim Sinemanın önünden. Ben hatırlamıyorum. Sonra… Sonrası eve dönüş. Sobanın başında, elini ayağını ısıtma.
İlkokul dördüncü sınıfı okurken yeni bir eve taşındık. Yeni evimiz, Akşehir’de bulunan askeri depoya giden ana caddenin üzerindeydi. Hal böyle olunca, eskiden bir türlü gidemediğimiz fener alayı, ayağımıza geldi.
Her 29 Ekim akşamı, bir siren sesiyle, bütün apartman balkonlara üşüşürdük. “Yavuz geliyor! Yavuz geliyor!” diye bağırışırdı çocuklar. Yavuz neydi? Fener alayının en önündeki devasa kamyonun markası mı, modeli mi? Yoksa Yavuz zırhlısına bir gönderme mi? Bilmiyorum.
En önde “Yavuz”, arkasında bir iki askerî cip, üzeri açık kasasında karşılıklı iki sıra askerin oturduğu birkaç kamyonet ve en arkada yürüyen iki sıra asker. Bu askerlerin her birinin omuzunda birer ampul vardı. Ampuller, askerler adım attıkça bir yanıp, bir sönerdi. Bir kabloyla birbirine bağlı bu ampullerin güç kaynağı olan aküleri, en arkadaki iki zavallı asker taşırdı. Şu an tek dileğim, fener alayının, yaklaşık bir buçuk, iki saat süren şehir turu esnasında, ara sıra da olsa bu askerlerin değiştirilmiş olması ihtimali. Yoksa, tarih içinde bu iki askerin rolünü üstlenen her asker, bel fıtığından mustarip halde, torunlarını dizlerine oturtup neler anlatıyorlardır kimbilir.
Fener alayının başladığını duyuran siren sesiyle balkonuna ilk fırlayan, karşı komşumuz Eczacı Fikret Amca olurdu. Fener alayı o kadar ağır ilerlerdi ki bizim evin önünden geçip gitmeleri, rahat on dakika alırdı. Fikret Amca bütün konvoy geçip gidene kadar, gözleri dolu dolu, avuçları patlayana kadar alkışlardı askerleri. Çok erken yaşta kaybettik onu. Aydınlıklar içinde, huzurla uyusun.
Kasasında askerleri taşıyan kamyonetlerin üzerinde davullar olur, çala çala giderlerdi. Gencecik askerler davulların bu davetkâr sesine kulak asmaz, baştan çıkarıcı ritme rağmen, asla o asil duruşlarını bozmaz, heykel gibi otururlardı.
Evimizin ön cephesindeki bulvardan pırıl pırıl, tam bir askerî düzen içinde geçen fener alayı, arka cephemizin baktığı Dr. Aziz Perkün Caddesinden geri dönerdi. Ama ne dönüş!
Davullar konusunda değişen bir şey yok. Onlar hâlâ aynı ritimde çalmaya devam ediyor. Fakat o heykel duruşlu askerlere olan olmuş, hepsi ayakta, yakaları bir tarafta, paçaları bir tarafta, hem bağırıyor hem oynuyorlar. En arkadaki askerlerin omuzundaki ampuller, artık başka bir düzen dahilinde yanıp sönüyor. Arada eksikler var. Bazıları var ama yanmıyor. Bazıları hiç sönmüyor. Ve arkada iki asker, vicdan azabı gibi, hâlâ aküleri taşıyorlar uzamış kollarıyla.
Son asker de görüşümüzden çıkana kadar bekler, sonra içeri girer, beş on dakika daha güne dair konuşur, televizyonlu zamanlardaysak, bu güne özel gösterilen, İngiliz Kemal, Ateşten Gömlek gibi filmlere dalardık.
70’li yılların ortalarında, Ege’yle, Orta Anadolu’nun birleştiği bir coğrafyada, küçük bir kız çocuğu olarak, Cumhuriyet Bayramı hakkında benim hatırladıklarım bunlar. Kimbilir yaşı daha büyük olanlar ne güzellikler hatırlıyordur. Senelerce, “Bayramlar askerin tekelinde kaldı. Halka indiremedik, halkla beraber kutlayamadık.” diye söylenenlerin iyi niyetli olduklarını düşünmek mümkün mü?
Bu söylentileri çıkaranların, fener alayının arkasında aküleri taşıyan askerler olduğundan şüpheleniyorum. Günahları boynuna!
 
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
RESMİ GEÇİT
Muhsin Köksal 2017-10-30 23:36:42
Tebrikler. Çok güzel yazmışşın. O bayramları özlüyorum. Benim rahmetli Dedem de araba yapımcıları arasında geçerdi şapkası elinde. Ben çok gururlanırdım.
Sevgili Nigar, Diğer yazılarını da okudum. Hepsi çok güzel. Devam.
Mobil
Hilkat İNAN 2017-10-29 23:23:14
Merhaba,yaşımız aynı olmasa da babamın memur olması nedeni ile çocukluğum ve öğrenciliğimin en güzel yılları Akşehir'de geçti. Akşehir'i çok sevdiğim için kendimi birazcıkda Akşehir'li görürüm..beni yıllar öncesine götürdünüz. Arkamızda,anlattığınız o mükemmel yürüyüş kadrosu önde bizler trampet takımı ile bayramlarımızı bitirirdik. Kaleminize,yüreğınize sağlık.
Mobil
Mehmet Atlar 2017-10-28 14:06:20
Kaybolup giden güzel değerlerimizi yaşatan harika bir yazı. Bu kadar canlı yazılabilir yürekten tebrikler. Resmigeçitte beni de etkileyen berberlerdi
Toplam 3 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...







« geriileri »
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz...?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü
Çok kötü
İstasyon Gazetesi
© Copyright 2014 İstasyon Gazetesi. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA