ALMANYA’NIN GELİŞMİŞ BİR ÜLKE OLDUĞU YALANI


Bu makale 2017-10-17 13:13:59 eklenmiş ve 1456 kez görüntülenmiştir.
(BABİL) Nigâr Mat Ağyel

Farklı sebeplerle, Avrupa’nın farklı ülkelerinde, bu ülkelerin farklı şehirlerinde bulunmuş, ama daha evvel Almanya’ya hiç gitmemiştim. Açıkcası, hiç ilgimi de çekmemişti. Hem zaten Almanya’yı biliyordum ben. Almanya demek, çocuk bezi, kağıt mendil, ciklet, çikolata, jelden yapılma rengarenk ayıcıklar, nescafe, şampuan, deodorant, el kremi, oyuncak bebek, polyester gömlek, spor ayakkabı, el mikseri, saç kurutma makinesi, renk renk sigara, Mercedes, BMW marka araba, Itt Schaub Lorenz, Blaupunkt, Grundig marka televizyon, bilekten dirseğe kadar altın bilezik, tuhaf kesimli saçlar ve içerisinde “ih bin, ah zoo, ya voll...” gibi tuhaf seslerin de olduğu aksanlı bir Türkçe demekti. Oradan gelenlerin valizleri, arabaları, üstleri başları güzel kokardı. Doğusu vardı, batısı vardı. Sarışın, mavi gözlü, çok bira içen, tüylü şapkalar takan, kaba saba insanlardı. Sempatik gelmemelerinin sebeplerinden biri de, I.Dünya Savaşı sonunda onlar yenildiği için bizim de yenik sayılmamızdı. Suçumuz aynı tarafta olmaktı. Ben artık onlarla aynı tarafta olmak istemiyordum. 

Derken... Büyüdüm. Dünyanın doğusu, batısı olmayan, yuvarlak, şahane bir yer olduğunu, insanlar arasında iyiler, kötüler ya da ezenler, ezilenler dışında ayrım yapılamayacağını öğrendim. Ve 2015 yılı Eylül’ünde yolum Almanya’ya düştü. Üstelik ziyaret için değil, yaşamak için.

Eşim ve kızımla birlikte iki yıldır Münih’te yaşıyorum. Size sokakların temizliğinden, metroda, otobüste saygıyla birbirini bekleyen insanlardan, trafiğin düzeninden, Alman mühendisliğinin ne şahane olduğundan falan söz etmeyeceğim. Anlatmak istediğim şey başka.

Münih, iklim olarak Akşehir’e çok benziyor. Bazı sabahlar, pencereyi açtığımda içime dolan hava, zihnimi karıştırıyor, kendimi Akşehir’de sanıyorum. Başka şeyler de var, bana Akşehir’de olduğumu düşündürecek.

Buraya geldiğimde dikkatimi çeken ilk şeylerden biri, hemen her sokakta rastlayabileceğiniz, ayakkabı tamircileri, terziler, küçük bakkallar, saat tamircileri, küçük ekmek fırınları, kasaplar, tuhafiyeciler, çiçekciler... oldu. Bu insanlar, küçücük, mütevazı dükkânlarında (evet bir Alman nizam ve intizamı içinde) sakin sakin işlerini yapıyorlar, o çevrede oturan insanlar da, tabiri caizse, bu dükkânları yaşatıyorlar. Alanın da verenin de mutlu olduğu, karşılıklı, güzel bir ilişki söz konusu olan. 

Zamanla, kâh ihtiyaçtan, kâh meraktan girip çıkmaya başladım bu dükkânlara. Dikkat ettim, tümünün küçücük de olsa bir vitrini var. Yani yaptığı işle ilgili bir estetik kaygı taşıyor. Her şey tertemiz ve büyük bir özenle yerleştirilmiş. Hemen hemen tüm dükkânlarda, tüm ürünlerin fiyatını, satıcıya sormadan görebiliyorsunuz. Dükkânın kapısından girer girmez, içeride başka müşteri olsa da olmasa da sizi selamlıyorlar. Selam sözü burada, yani Bavyera’da, yaşı biraz ileri, biraz daha muhafazakâr olanlar için “Grüß Gott!”, daha gençler için “Servus!”. “Grüß Gott!” tam da bizim “Selamünaleyküm”ün karşılığı. “Allah’ın selamı üzerine olsun” demek. Fakat “Servus”u bilmiyorum. 

Ve iş ahlâkları. Hem kalite hem işçilik olarak çıta çok yüksek. Hiçbir ayrım gözetmeksizin, her müşteriye aynı özeni gösteriyorlar. Dürüst, güvenilir, sözünün eri insanlar. 

Bir gün çay almak için bir dükkâna girdim. Yüzlerce çeşit çayın arasından (ne acıdır ki bir tane Türk çayı yoktu içlerinde) üç tane çay seçtim ve her birinden yüzer gram istedim. Satıcı kadın, üç çayın üçünü de ne bir eksik, ne bir fazla, tam yüz dört gram tarttı. Sordum. “Çünkü çayları içine koyduğum kâğıt ambalaj dört gram” dedi. 

Bütün bu anlattıklarının içinde Akşehir nerede diyeceksiniz. Akşehir buydu. Türkiye buydu. 

Saatçi Eyüp amca, ekmekçi Hacı Ali (Haceli), tuhafiyeci Abdullah, terzi Halis (Bakgör), bakkal İsmet amca, Yalçın Dortluoğlu, kasap Lütfi amca, Necati amca, Muhittin, ayakkabılarımızın kurtarıcısı Kuşçu amca, manifatura, mefruşat, konfeksiyon konularında Halis amca, Yaşar amca, içlerinde müstamelci Bekir amcamın da bulunduğu muhteşem Arasta esnafı... Bütün ihtiyaçlarımızı karşılayabildiğimiz, dükkânlarına en ufak bir rahatsızlık hissetmeden güvenle girdiğim, kendileri de, mekânları da tertemiz, güleryüzlü, yalansız, dolansız, dürüst esnaflardı. Akşehir ölçeğinde yerlerde hâlâ tek tük bu tür esnafa rastlayabilirsiniz belki, ama ne yazık büyük kentlerde çok zor. Dev marketler, alış veriş merkezleri silindir gibi geçti üzerlerinden. Aynı silindir, iş ahlâkının üzerinden de geçince... 

 

Neticede, Almanya gelişmiş yer derler ya, yalan! Buralar 70’li yılların Akşehir’i gibi. Bizden öğrenecekleri çok şey var.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Mobil
Nazmiye Çaldemir 2017-10-19 09:26:09
Teşekkürler,çok güzel anlatmışsin..Zevkle okudum... Devamını bekliyoz... Sevgi ve selamlar
yorum
Aydin Aslan 2017-10-18 18:24:32
ücüncu kez yorum yaziyorum, ikisi kayboldu galiba.
Cok guzel sade insana dair dusunduren rahatlatan yazilar.Cok emin ol ki bana cok yaradi dis agrim gecti.
Yalan yok siyaset, rekabet yok.tam bizim olmamiz gerektigi olmaziz gerekiyor diyorsun,yani kendini cevreni algilayarak yasa diyorsun.biz bu insani olanlari yani kusuk snafi komsuyukirmiziceket, bisiklet.vbfarkinda olmadan atlayarak kaydetmeden günü boitirip , cok ucta ölculup tartilamayan islere cok fazla zaman ayiriyoruz.
ben uzun zamandan beri,son Orhan Pmuk ²kar²romanida bu farkindaligi yasamistim
Toplam 2 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...







« geriileri »
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz...?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü
Çok kötü
İstasyon Gazetesi
© Copyright 2014 İstasyon Gazetesi. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA