İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK


Bu makale 2016-09-28 05:16:03 eklenmiş ve 579 kez görüntülenmiştir.
Bayram ÇİNİ (AKADEMİKÇE)

Keçiboynuzu... Hepimizin bildiği ve afiyetle kemirdiği Allah’ın yarattığı güzelliklerden bir tanesi. İlginç olan şudur ki: keçiboynuzu çekirdeği doğada bitkiler içinde çekirdeği bozulmayan ağırlığı değişmeyen türlerden biridir.
Öyle ki Osmanlı ve Arap dünyasında bu keçiboynuzu çekirdekleri özellikle mücevher işlerinde ölçü birimi olarak kullanılıyordu.
Osmanlıda Dirhem, Okkanın dört yüzde birine eşit olan, 3,148 gramlık eski bir ağırlık ölçüsüdür. İstanbul için bir dirhem 3, 207 gram olarak tespit edilmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi keçiboynuzu çekirdeği, kuyumculukta kullanılan ve beş santigrama eşit olan ağırlık ölçüsüdür. Bir altın sikke ise, iki dirhem bir çekirdek ağırlığında gelmektedir. Bu durumda süslenmiş kimselere iki dirhem bir çekirdek yakıştırmasında bulunanlar mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar.
Evet gelelim hikayemize. Lakin hikayeyi anlatmaya başlamadan evvel aklıma bu düşüncelerin nereden geldiğini kısaca anlatayım;
Bir kurban bayramını geride bıraktık. Bayramların bizlere kazandırdıkları malumunuzdur. Ama bu bayramda maneviyatın yanı sıra Şeker Fabrikalarında görev yapmış ve halende Kayseri Şeker fabrikasında görev yapan sevgili dayımdan edindiğim bilgiler ile ilk kez duyduğum ve ilk kez şahit olduğum anlatımlarla şaşkınlıklar yaşadım. Doğanın içinde var olan ve doğa için devamlı araştırmalar yapan bir birey olmama karşılık hiçbir şeyi bilemediğim ve hala da kendimi geliştirme adına çok yol kat etmem gerektiği gerçeğini yine yaşadım. Bayramlaşma için yaptığım ziyarette önce hediye olarak Akşehir’in çilekleriyle başlayan sohbetimiz bilinmeyene aslında bilinen fakat daha önce duymadığım bir konuya yöneltti sohbetimizi. Çileklerin leziz aroması ve rayihası bana adeta bilgi konağının kapısını açtı. Beni şaşkına çeviren bu bilgilere yer verecek olursak yemiş olduğumuz bu çilek türünün tohumlarının Danimarka’dan geldiği, canım vatanımda maalesef bir çok ürünün tohumları hep yurtdışından gelmesi ve ne yazık ki üzücü olsa da birçok sebze ve meyve türümüzün çoğu birkaç yüzyıllık olduğu bilgisiydi.
Elbette şaşkınlıklar içinde dinliyordum. Dayımın dediği gibi Peygamber Efendimizin övgüsüne mazhar olmuş, çağ açıp çağ kapamış olan ceddimiz Fatih Sultan Mehmet’ in bir domates bir salatalık bir biber bir patlıcan bir patates bir mısır ve en önemlisi soğanı şaklayıp kuru fasulye yemeden vefat etmiş olması elbette şaşırtıcıydı. Şaşırıyordum çünkü koca cihan padişahı tüm bu tatlardan ve daha nice nimetlerden mahrum olarak yaşayıp tahıl ve hayvansal gıdalarla beslenmişti. Daha ilginç olan Osmanlı Sarayında domatesin yeşil olarak yani koruk olarak tüketilmiş Olgunlaşmış olan domatesler çürüdü diye atılmış olmasıydı. Elbette işin gerçeğini öğrenmeleri sonraki zamanlarda öğrenilecekti. 
Sohbet iyiden iyiye demlenince Şeker Fabrikalarında görev yapmış biriyle yapılan sohbet elbette şeker pancarına ister istemez kaydı. Ve yine bu sohbetten öğrendiklerim üzülmeme yetti. Şöyle ki günümüzde tahıllardan sonra en çok gerekli olan bitki olan şeker pancarının; ülkemizde 150 yıllık bir geçmişi olduğu ve bu denli önemli bir bitkinin tohumu için Almanya’ya bağımlı olduğumuz gerçeğiydi beni bu denli üzen. Elbette o gün bizim için klasik bir bayramlaşma olmadı. Sohbetimizde daha birçok bitki ve meyveyi konuştuk. Bilgi alabileceğim kişilerin yanı sıra araştırmalara hız kesmeden devamla daha çarpıcı bilgilere de ulaştım. 
Bu bağlamda AKADEMİK Kulübümüzün öğrenirken öğret felsefesiyle doğanın ve toprağın zenginliklerine sadece küçük bir bakış yapacağız. Elbette Kulübümüzün dağlara ve doğaya olan tutkusu herkesçe malum. Nasıl olmasın ki her zaman dediğim gibi ilk hayatın başlangıcını ve temsilcisi dağlardır. Bağrında gizlediği türlü cevherlerin yanı sıra kalbinden sökülüp gelen akarsuların yaşadığımız coğrafyayı verimli hale getirdiğini düşünürsek tohumda ve bitkide dışa bağımlılık bu noktada hayal kırıklığı  yaşamama sebep oldu. Dağlar ve doğa sevdası olan birisi tarafından ve her türlü yaşam kaynağının doğadan gelen hayat olması nedeniyle keyifli hale getirmekteydi araştırmayı. Çevremde yaptığım bu araştırmada ilk edindiğim bilgi kimsenin hiçbir şey bilmeyişiydi.
4.45 milyar yıllık dünyamız üzerinde ilk çağ olarak bilinen M.Ö. 3300 yılından bu güne kadar birçok ulus, ülke, topluluk, kavimler bu topraklarda yaşarken yer kürede meydana gelen değişiklikler insanları bölerken de coğrafya üzerine dağılmış bitki çeşitliliğini doğada yaşam süren her türlü canlıları da değişik kıtalara sürüklemiştir. Tarih içerisinde avcılık tarım ve nihayetinde endüstri ile hayatlarını bir şekilde idame eden insanlık yakın tarihe kadar yaşayan insanların birçok lezzetten ve bunların sağladığı vitamin ve vücut için gerekli besinleri eksik almaları şaşkınlık verici olsa da bilinen bir gerçek. Avrupa mutfağı, Osmanlı ve Türk mutfağını oluşturan bu besinler bizlere Yenidünyanın keşfi olan Amerika’dan gelerek hayatımıza girmesi hayretle karşılanmakta. Dünya tarihimizde milyonlarca yıllar önce yaşamış dinozorların varlığı, mamutlar, deniz canlıları, sürüngenler ve uçan canlıların varlığı fosil ve kemik kalıntılarından varlığı kabul edilmektedir. Görmediğimiz bu canlıların yanı sıra tatmadığımız bilmediğimiz yeryüzünde belki yüzlerce binlerce belki milyonlarca yok olmuş birçok lezzeti ile bitki meyve ve sebzelerinde var olabileceği tarafımca artık inanmaktayım. 
Bazı besin maddelerinin tohumları geliştirilip düzenlenerek yensel duruma getirilmesi düşünüldüğünde teknolojinin de bizlere sunduğu birçok tat vardır. Tarih içerisinde binlerce buğday çeşitliliği varken artık günümüzde yüz kadar çeşidi bulunmaktadır. Bu süreç içerisinde toprakların verimli bir şekilde kullanılması eklenince besin değerlerinde düşmeler ve yerden yere farklılık gösterdiği görülmektedir. 
Mısır piramitleri hep ilginçlikler ve yapımı hakkında birçok gizemi barındırmaktadır. Amerika’nın keşfi ile birçok sebze ile tanışan Dünya Ülkeleri Kakaoyu da bu keşifle tanımıştır. Mısır hükümdarlarının mumyalanmasında kullanılan malzemeler incelendiğinde kakaoya rastlamaları şaşkınlıkla karşılandığı görülmüş ve gizemlerine bir yenisini eklemiştir. Bu bilmeceler hala çözümü beklerken biz yine şaşkınlıklarımıza kaldığımız yerden devam edelim. Fransa İhtilâl’ında yokluk ve kıtlık yaşamaya başlamışlardır. Aç kalan Avrupa Ülkeleri hayvanlarını besledikleri yiyecekle beslenirken patatesin iyi bir yiyecek olduğunu keşfetmişlerdir ve mutfaklarının vazgeçilmez yiyecek olarak yer alması da beslenmede ilginçliklere açılan bir başka şaşkınlığa itmektedir. Yeni bir besin kaynağını keşfeden bir nesilde biz olur muyuz diye düşünmüyor değilim Tüm bunları öğrenirken konuşurken yazarken bitki tohum üretim maliyetleri düşünüldüğünde bu tatlara sahip olduğumuz için sevinmeli miyiz üzülmeli miyiz bilemedim öyleyse ne diyoruz. “Canı kaymak isteyen cebinde manda taşır” ve maliyetine de katlanarak bu tatlardan mahrum olmayacağız gibi görünüyor ki toprak ve su kullanımını daha bilinçli yaptığımız sürece her nimet bize bir hediye ve her nimet bize ”İki dirhem bir çekirdek”  değerinde.
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...

























« geriileri »
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz...?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü
Çok kötü
İstasyon Gazetesi
© Copyright 2014 İstasyon Gazetesi. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA