ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA MASALI


Bu makale 2016-01-27 07:59:42 eklenmiş ve 1271 kez görüntülenmiştir.
Emre Ece

Canı sıkkın bir şekilde, pencereden dalgın dalgın dışarıya bakıyordu. Evdeki sessizlik, duvarın boyası olmuş, içeride ne varsa hapsediyordu yüzeyine. Kaç dakikadır, belki de kaç saattir orada oturduğunu hatırlamıyordu. Pencereden kopup, üzerine düşen gölgelere baktı, düşünceleri gibi hareketli, belli belirsizlerdi. Bir şeye üzülmüş olmalıydı, fakat üzüntüsü öyle içine işlemişti ki, üzüldüğü şeyi dahi unutmuş, üzüntüsüyle bütün olmuştu. Artık üzüldüğü şeyi üzüntü olarak değil, bizatihi kendisi olarak görüyordu. Bu dalgın düşüncelere dalmışken, perdeyi araladı, gözüne

dışarıda kaldırımda gezinen bir köpek ilişti. Havladığından mı yoksa köpeğin gölgesinden doğan karanlıktan mı bilinmez, pencerenin önündeki bu dört ayaklı, berduş varlık, dikkatini çekmişti. Hatta biraz ürkütmüştü onu. O anki algısıyla belki biraz da yağmur sesiyle duyduğu acıma hissiyle, onu ufak bir varlıkla kodlamıştı kafasında. Ta ki ondan daha ufak, ondan olma, dünya tatlısı kapkara yavrularını göresiye kadar.

“Sen nasıl bir şeysin ya?” dedi kız... Mırıldanarak, tane tane söyledi kelimeleri. “Sen”... “nasıl”... “bir şeysin...” Kaldırımda, boylu boyuna uzanmış anne köpeğe fısıldıyordu uzaktan. Hayat böyleydi işte, pencerede bir başına oturmuş, kara kara düşünen kızın üzüntüsünü dağıtmak için bir sebep çıkıyordu. Yavrularıyla yağmurda ıslanmış, tüyleri birbirine girmiş bir anne, cenneti, ayaklarının altından gösteriyordu. Anneye ve tüm annelereminnet duygusu hissetti. Hemen insan aklıyla, köpeği insanlaştırdı kafasında, “Ne yer ne içer bu hayvanlar sokakta? Yavruları da var, emzirmesi lazım onları.” diye geçirdi içinden. Kendi halini unutmuş, anneye ve yavrulara dertlenmişti. Tüm annelerin ona dertlendiğini bilmeden...

Bir süre düşüncelerini dağıtıp, kendisini dinledi. Hala bir başka canlı için üzülebiliyor, onun yerine kendisini koyabiliyordu. Ama söz vermişti kendisine, o söze ne olmuştu? O adamdan sonra artık hiçbir canlıya üzülmeyecek, sadece ama sadece kendisi için

yaşayacaktı. Ayrılığın acısıyla aldığı her nefeste, bunu tekrar eder olmuş, bu sözlerle vücudunun etrafına görünmez parmaklıklar inşa etmişti.

Yeni tanıştığı insanların, neden böyle durgunsun sözlerine artık tahammülü kalmayan dilber, hep geçiştirerek anlatırdı parmaklıklarını. İçerinin dışarıdan, dışarının da içeriden haberi olmazdı. Bazen kendisine daha yakın gördükleri olur, onlara da koyu bir sohbetin sonunda “Öldü artık o benim için.” derdi. İnsanın sevdiklerini, nasıl çok sevdiği, nasıl hatırladığından anlaşılır. O da “öldü artık o benim için.” derken, canını, ciğerini kaybetmiş bir ana gibi yaslara bürünür, gözlerinden yaşlar akıtırken, dudağını ısırırdı. Bazen ağlamasını göstermek istemez, susmayı tercih eder, camdan dışarı bakarak, cenazesini kaldırırdı sevdiğinin. Ve yine tabi ki, tabutun başında ağlayan hayaliyle. Toprak attıkça kürekle, yüreğini dağlardı.

Aslında bu gece de öyle yapacaktı, tıpkı son dört aydır yaptığı gibi. Anne köpek gelmeseydi... O haberi ansızın almasaydı... Evet haber, kara haber. Bütün kara hayalleri gerçek etmiş, sitemle, nazla anlattığı tasvirler gerçek olmuştu. Öldü o dediği adam, gerçekten bırakıp gitmişti. Geri dönmemek üzere, hem de sadece kendisini değil tüm sevdiklerini bırakarak. Böyle mi olması gerekiyordu diye içi içini yemişti. Yaşadıkları anlar gözünün önünden geçiyordu, ilk bakışı, ilk dokunuşu. İlk hediye, son hediye. Sahi en son ne demişti ona, ilk ne demişti? Hatırlanacak, unutulmayacak, ne de çok şey vardı zihninde. Ve artık onların tek muhattabı kendisiydi. Trafik kazasında hurdaya dönen araç gibi, gönlü de iflah olmaz bir şehrin enkazına dönmüştü.

 

Girdiği çukurdan çıkış yolu göremiyordu. Dört aydır, siniriyle, üzüntüsüyle anlattığı “öldü o” cümlesinin gerçekliğine alışmak... Her öldü dedikten sonra, “Ölmedi, yaşıyor, gelecek” diye umutlanmak... Yoktu artık. Elinden gelen hiçbir şey yoktu, Hep ettikleri “Üç günlük dünya” sohbetlerinin neticesi önüne konuvermiş ve gözünde hep rahat olan çocuk, olanca rahatlığıyla bu dünyayı ona, sokakları kara yavrularıyla anaya bırakıp gitmişti. Ananın, yavruların tüyleri yağan yağmurdan birbirine girmiş, dilberin ağlamaktan mecali kalmamıştı. Birbirlerini bulup da güç bulasıya, “Ölen beden imiş, aşıklar ölmez.” diyesiye kadar.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...



SU













« geriileri »
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz...?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü
Çok kötü
İstasyon Gazetesi
© Copyright 2014 İstasyon Gazetesi. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA