Otoriter ve totaliter rejimler, muhaliflerini sindirmek ortadan kaldırmak için sözde mahkemeler’i kullanmışlardır. AK Partililerin hayran oldukları Osmanlı, bu yolu tepe tepe kullanmış; karşıtlarının çoğunu yurt dışına kaçırmış, yakalayabildiklerini en ağır biçimde haklamıştır. Otoriter ve totaliter rejimler, muhaliflerini sindirmek ortadan kaldırmak için sözde mahkemeler’i kullanmışlardır. AK Partililerin hayran oldukları Osmanlı, bu yolu tepe tepe kullanmış; karşıtlarının çoğunu yurt dışına kaçırmış, yakalayabildiklerini en ağır biçimde haklamıştır.Birinci Dünya Savaşından yenik çıkılması üzerine, iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenleri canlarını kurtarmak telâşı ile soluğu Almanya’da almışlardı. Ne yazık ki orada da namert Ermeni kurşunlarıyla can vermişlerdi.Suçsuz oldukları kanısıyla ülkeyi terketme gereği görmeyen İttihat ve Terakkililer için, Sadrazam Damat Ferit’in emriyle, Ferik (2) Nâzım Paşa başkanlığında alelacayip bir divan-ı harp kurulmuştu. Bu heyetin üyeleri arasında bulunan, zulmü, şirretçe (3) yalakalığı, padişah ve sadrazama köpekçe bağlılığı yüzünden tarihe nemrut sanıyla geçecek, Kürt Mustafa Paşa, daha sonra, anılan divanın başkanlığına atanacaktı.Bu mahkeme, suçlu, suçsuz bir çok kimseyi, hak etmedikleri cezalara mahkûm edecek; kimilerinin de hayatlarına kastedecekti. Ben bir davayı sizlerle paylaşacağım:İttihat ve Terakki’nin Şeyhülislamlık makamına getirdiği Musa Kâzım merhum, ilmiyle, irfanıyla seçkinleşmiş; makamını hakkıyla dolduran bir zattı.Divanın, bu muhterem insana yakıştırmaya çalıştığı her suçtan aklanması ardından ortaya yeni sorunlar, davalar atılıyordu. Ama Musa Kâzım Efendi “divanı harp karşısında, sanki sanık değil, aksine kendisi hâkim, divan başkan ve üyeleri birer sanıktı.,,Divan’ın tok sözlü, doğru özlü savcısı Reşat Bey, Şeyhülislam hakkında su gerçekleri, padişahın kölelerinden başka şey olmayan başkan ve üyelerinin suratlarına birer ikaz şamarı gibi fırlattı:“(Musa Kâzım Efendi) memleketin ilim ve irfan adına önemli bir mevki sahibi olduktan başka, bugün hepsi birer yüksek mevki tutan hukuk mensuplarının bu zâtın ilminden ve hocalığından feyiz almış oldukları muhterem bir simadır.Böyle bir mevki sahibi olan böyle bir zâtın hasis ve meşru olmayan emellerle meşgul olacağını hiçbir sağduyu ve izan sahibi kabul edemez...Haklı olarak işgal ettiği Şeyhülislamlık makamı, her zaman için, adı geçenin, ilim ve erdemleri dolayısıyle, kendisinin tabii bir mevkiidir.,,Savcı Reşat Bey’in aklanmasına karar verilmesini istemesine karşın, Musa Kâzım Efendi, divanca 15 yıla mahkûm edilmişti. Nemrut Mustafa’nın isteği ise idamdı. Musa Kâzım Efendi cezasını çekmek üzere gönderildiği Edirne’de bir yıl sonra vefat etti. Damar sertliğinden hastaydı, esasen.Kanıt denemeyecek kanıtlarla, haklarında iddianame düzenlenmeden tutuklanan; bir kısım hasta ve yaşlı olan, tutuklulukları cezaya dönüşen Ergenekon sanıklarının, Nemrut Mustafa Divanı benzeri bir mahkemeyle karşı karşıya olmadıklarını umalım.* * *Sayın okuyucularım.AKP’nin süjesi olduğu yazılarımdan, gına getirdiğinizin ayırdındayım. Ne var ki hayatımıza iyiden iyiye giren bu gerçeği düşünmeden, yazmadan edemiyoruz.AKP faslını kapatıyorum.Ulusumuz bugüne dek, alternatifsizlik masalı ile uyutuldu. Artık Kılıçdaroğlu komodorluğunda bir CHP alternatifine sahibiz. Elbet son sözü milletimiz söyleyecektir. Karar gününe dek politik yazılarıma ara veriyorum.Bir süreliğine, kendimi izinli sayıyorum. Sonra apolitik yazılarımla huzurlarınızda olacağım. Bu yazımda dönemin ünlü gazetecisi Ahmet Cemalettin Saraçoğlu’nun (Mütareke Yıllarında İstanbul, Kitabevi Yayınları, İst. 2009) adlı kitabından yararlandım. Bazı sözcükleri sadeleştirdim. 1) Divan; Divan-ı Âli: Yüksek Mahkeme2) Ferik: Tüm ya da korgeneral3) Şirret: Huysuz, edepsiz
24.06.2010 09:41:00
Bu Haber 560 Kez Okunmuştur. |